Başka Bir Dünya Tarihi Romain Bertrand ile Söyleşi

9782021050172

Romain Bertrand’ın son çalışmasi ”Histoire à parts égales ( Eşit paylı Tarih ), türünde, bir ”bağlantılı tarih” projesi ve birçok zorunluluğa dayanmaktadır: Avrupa-merkezli bir perspektifin ötesine geçerek karşılaştırma metodunu yeni baştan düşünmek, özgül arşivlerden hareketle, yeteri kadar genel bir analiz ufku açmak. Ekonomik ve kültürel küreselleşmenin durmaksızın ilerlediği çağımızda, Endonezya’da ilk defa karşı karşıya gelen Doğu ile Batı ilişkileri ile ilgili bakışımızı köklü bir değişikliğe uğratmak hevesinde olan Fransız tarihçi Romain Bertrand’ın Le Nouvel Observateur dergisinde çıkan röportajını yayınlıyoruz:

Le Nouvel Observateur: Java ve Hollanda arşivlerini eşit bir biçimde tetkik etmeniz ve bu şekilde tarihi galiplerin bakış açısından anlatan mantığın da dışına çıkmanız büyük özelliğiniz. Neden, eşitlikçi olarak niteleyebileceğimiz bir tarih yazımını yeğlediğinizi söyleyebilir misiniz?

Romain Bertrand: Bilhassa Avrupa kaynaklarını öne çıkaran sömürgecilik tarihi çalışmalarının hatalarını tekrarlamak istemedim ve haliyle bu ilk Java ve Hollanda karşılaşmasını tetkik ederken kaynakları sömürgecilerin lehine hiyerarşize etmekten kaçındım. Bu ilk küreselleşme deneyiminin başlangıcındaki belirsizliğin muhafaza edilmesini istedim. Hiçbir şey belli değildi. 1596 yılının, Java körfezinde Doğu ile Batı karşılaşmasının başlangıç olaylarını tekrar gözden geçirmek gerekiyordu. Hollanda vakayinamelerinde bu ilk karşılaşma, efsanevi bir zafer niteliğindeyken, Java vekayinamelerinde bahsi geçmeyen önemsiz olay görünümündedir. Zira bu karşılaşma tam bir başarısızlıktır.

Denizcilerinin çoğunluğu iskorbütten ölmüş, sağ olanları ise hiçbir protokole saygı duymayan dört gemiden oluşan bir Hollanda filosu (Hollandalı tacirlerlerin o dönem ısrarla peşinden koştukları şey karabiber, ve bu filoyu karşılayan, ve protokole son derece önem veren Javalı prensleri düşünün. Garip bir karşılaşma! Esasında bu ilk sefer tam bir fiyasko idi.) Hollanda’dan yola çıkan 250 denizciden sadece 90’ı, aşağı yukarı 100 kilo çürümüş karabiberle geri dönebilmiş; bu karabiberin getirdiği kazanç, armatörlerin masraflarını bile karşılayamamıştı.

Şunu da göz ardı etmemek lazım ki, Java’lı prensler için, kendilerine Avrupalı asilzâde havaları veren bu ne iduğü belirsiz denizci ve tacirler hiçbir saygıya layık değillerdi; aksine, yaptıkları kabalık ve kendini bilmezlikler, saygı, hürmetin ve protokolu son derece kompleks bir sanat olarak yaşayan bu prensleri çok sinirlendiriyordu.

Buna, bu prenslerin Avrupa’ya ve kaba temsilcilerine duydukları ilgisizliği de eklersek her şeyi anlarız. Unutmayalım ki, Java prensleri uzun yıllardır Çin, Osmanlı, Moğol, Hintli, Arap ve İranlı tacirlerle ilişkidelerdi; bu insanlar genellikle Avrupa’dan gelenlerle mukayese edilmeyecek kadar eğitimli ve kültürlü idiler. Bu Hollandalı maceraperest tacirlerin, Javalıların Asya ticaret geleneği yanında hiçbir değeri yoktu. Dolayısıyla, Orta Çağın skolastik mirasıyla gelişmiş ve hümanizmaya doğru yönelen, yeryüzünün bakir topraklarına ve ilkel insan sürülerine hükmeden muzaffer Avrupa imgesi yerle bir olmaktadır. Aslında bunun tam tersini gözlemliyoruz. Medeniyet Hollandalılarda değil Java’da idi.

Le Nouvel Observateur: Bu iki büyük dünyanın nasıl karşılaşamadıklarını tasvir ediyorsunuz…

Romain Bertrand: Evet, bu iki dünya birbirlerine sürtüştüler, ama asla karşılaşmadılar. Üç yüz yıl süren Güney Doğu Asya Hollanda egemenliği süresince, Hollandalılar Javalıların özentili olduğu kadar ince de olan yaşam ve inançlarına vakıf olamadılar; bu prens ve sultanların peri ve ruhların görünmeyen dünyasıyla olan ilişkilerinden, sonradan İslamla zenginleşen, bugün de hala canlılığını koruyan mistik inançlarından maalesef hiçbir şey anlamadılar. Java’ya vardıklarında, Hollandalılar, her şeyiyle tercüme edilmeyi bekleyen bir dünya ile karşı karşıya buldular kendilerini; kanunlar, ölçüler, takvimler, para birimleri, örf ve adetler, lisanlar tamamıyla kendilerinkinden farklı idiler. Başından itibaren yanlış anlamalar ve gaflar sürekli idi. Floren’i sapek’e, kiloyu bahar’a çeviren ölçüler icat etmek zorunda idiler. Hollandalılar devamlı dolandırıldıklarına inanmaktalar; bu ise ilişkileri hiçbir zaman kolaylaştırmıyordu.

Kısaca, karşılıklı anlaşmazlıklar ve gelişigüzel davranışlar sürekli idi. Halbuki bu iki dünya ne kadar birbirlerine benzemeseler de, bazen birbirlerine kavuştukları noktalar vardı; örneğin denizle olan ilişkileri. Javalı ve Hollandalı denizciler aynı dili konuşabiliyorlardı. ”Eşit paylı” tarih anlayışı bu benzerlik ve farklılıkları eşit bir biçimde tetkik edebilmelidir.

Le Nouvel Observateur: XVI. yüzyıl sonunda Javalılar ve Hollandalılar arasındaki gerçek ortak özelliğin, dini kimlikleri ile ilgili belirsizlik olduğunu söylüyorsunuz. Neden?

Romain Bertrand: O dönemde, bir Hollandalı denizci için Hıristiyan olmak, veya bir Java prensi için Müslüman olmak, her şeyden evvel bir soru idi. Hollanda’da katolik ve protestanlar arasindaki korkunç kavgalar, sayısı belirsiz tarikatın ortaya çıkması gibi olgular tartışma konusuydu, ve hiçbir cevap kendini kabul ettiremiyordu. Bu nedenle, Java’da Müslüman ve Hristiyan iki dünyanın karşılaşması gibi yanlış ve akıl dışı bir fikrin hiçbir değeri yoktur. Javalılar ise, XV. yüzyılın ortalarından itibaren birçok hamleyle İslamlaşmalarına rağmen, eski Hint-Budist krallıklarının dini etkisi altında kaldıklarından, son derece çoğul bir İslamdan yana olmuşlardı. Kimi Javalılar şeriyatçı ve köktenci bir islamdan yana iken bazıları da yerel ve ananevi inançlarla daha bir uyum sağlayabilen sufi bir mistisizmi savunuyorlardı.

Dönemin Hıristiyan ve İslam dünyaları neye inananacaklarından pek emin değillerdi. Bu iki dünyanın sürtüşmesi medeniyetler veya dinler kapsamında değil, bunların istikrarsız ve belirsiz ögeleri arasında cereyan etti. ”Eşit paylı” tarih, aynı zamanda çift bir unutkanlığın da eleştirisi niteliğindedir; Java’nın ve kendi tarihimizin.

XVI. yyılın, birçok açıdan oldukça garip bir yüzyıl olduğunu unutuyoruz. Ayrıca, o dönemde, Malezyalı bir prensin, Portekizli bir cizvitin, Hollandalı bir denizcinin veya enkizisyon tarafından 1600’de cayır cayır yakılan filozof Giordano Bruno’nun düşünce dünyasına ne denli vakıf olabileceğimiz de tamamıyle meçhuldür. Bruno’nun ”Expulsion de la bête triomphante” ( Muzaffer canavarın içimizden atılması ) adlı metnini okumak yeter, aynı dönemin Javalı bir yıldız falcısının veya mistiğinin metninin ne denli garip ve anlaşılmaz olduğunun farkına varmamız için.

Bu şaşırtıcı tecrübeyi, Jean Bodin’ in 1580 yılında yazdığı ”De la démonomanie des sorciers” ( Cadıların şeytan düşkünlüğü ) adlı eserini okuyarak da yapabiliriz. Modern çağın başlangıcında ciddi bir sorunmuş gibi üzerine düştüğümüz bu olguyu da tamamiyle unuttuk ! Egzotizm sadece Java aleminde değil, XVI. yyılın sonlarında Avrasyanın tümünü kaplayan bir alanda varlığını sürdürmekteydi. ”Eşit paylı” tarih bize bunun da telkin etmektedir.

Le Nouvel Observateur: ”Eşit paylı” bir tarih anlayışının temellerini atarak muazzam bir tarih çalışması alanı açtınız…
Romain Bertrand: Bu çalışma alanına ayak basanın ne ilkiyim ne de sonuncusu; amacımız ”global tarih” anlayışının yanlışlıklarına düşmemek. Yirmi yıl evvel, Denys Lombart , ”Carrefour Javanais” ( Java kavşağı ) , ve Jean Aubin ”Le Latin et l’Astrolab” ( Latince ve Usturlap ) adlı eserleriyle Portekiz ve Iran ilişkilerine, her iki ülkenin arşivlerinden hareketle ışık tutmuşlardı. Bugün, Portekiz Hindistanı çalışmalarıyla Sanjay Subrahmanyan, ve XVI. yüzyılın Ispanyol Meksikası tarihiyle Serge Gruzinski ilk küreselleşme olgularının tarihçileri olarak öncüdürler.

Şu bir gerçek ki, dünyayı algılama tarzımızda çok önemli değişikliklere tanık olmaktayız. Artık, Avrupalıların, yeryüzünün dört bir bucağına muzaffer bir medeniyet olarak gelip yerleştiğini anlatan efsanevi hikayelere inanmıyoruz. Bu uzak beldelerde, sömürgeleştirme olgusundan evvel var olan yapı ve müesseselerin tamamen kaybolduğuna da inanmıyoruz. Gidin, bugün, Müslüman Yogyakarta valisine veya sultanına, Java halkının inandığı görülmeyen ruhlar dünyasıyla ilişkisini kesmesini söyleyin ! terbiyeli bir şekilde güler, zira onun için, görülmeyen ruhlar dünyası gerçekliğin sürekli bir parçasıdır. İşte sömürgeci Hollandalıların üç yüz yıl boyunca anlamadıkları da bu idi !

bu söyleşi Le Nouvel Observateur dergisinin 6-12-2011 tarihli sayısından yayınlandı. Fransızcadan çeviren Arsen Ceyhan/İkinciGrup

Bunlar da ilginizi çekebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir