Yeni Kitap: “Kendine Ait Bir Roma” / Cemal Kafadar, 26 Mayıs’ta kitapçılarda!

Cemal Kafadar

Kendine Ait Bir Roma
Diyar-ı Rum’da Kültürel Coğrafya ve Kimlik Üzerine

Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora, Semih Sökmen

Kitabın Baskıları: 1. Basım: Mayıs 2017

Millet ve vatan kavrayışlarının tarihi ile ilgili tartışmaları derinleştirebilmek için, gerek bu unsurların, gerekse bunları paylaştığımızı tahayyül ettiğimiz başka insanlardan oluşan topluluklara duyulan aidiyet hissinin tarihine eğilmek gerekir. İşte burada zihnimizin hayret kapısını ardına kadar açık tutmakta yarar var. Vatan, il, yurt, ulus, kavim, millet, soy gibi kavramların mazisi hepimiz için sürprizlerle dolu. Geçmişin en az bizim kadar incelikli insanlarının bu kavramların içini nasıl farklı şekillerde doldurduklarına yakından bakmak zorundayız.

Osmanlı devletinin şemsiyesi altına girmiş insanları ve onlara ait toprakları anlayabilmek için karşımıza çıkan en önemli anahtar kelimeler arasında diyar-ı Rum ve Rumîlik var. Bu sözcüklerle birlikte birçok soru sökün ediyor: Diyar-ı Rum neresidir? Bir tür vatan mıdır? Anadolu mudur Roma mıdır? Kimlere Rumî denmiştir? Roma kimliğinin ve kültür mirasının tapusu Bizans’tan Batı’ya mı geçmiştir?
İnsanlığın geçmişi bize farklı yerelliklerin mümkün olduğunu, “bir yer’in insanı olmanın” çok farklı şekillerde yaşanabileceğini gösteren nice hikâye sunuyor. Diyar-ı Rum’a dair bu küçük kitap bu hikâyelerden birine odaklanıyor.

Giriş, s. 15-17

Tarihyazıcılığı özgürleştirmiyorsa zulme hizmet ediyordur. İyi de, bu bir beyan; altını doldurmak, hakkını vermek, neyin ne olduğunu bilmek kolay mı? Tarih cilveli, hürriyet efsunkâr, zulüm kurnazdır. İnsanlığın geçmişi, içinden zulüm çıkan nice hürriyet mücadelesiyle dolu değil midir? Birilerinin hürriyeti başka birilerini dışlamanın yolu olarak tecelli edince şaşırıyor muyuz? Ama kokusunu alınca da, hürriyetin neye benzediğini hemen anlamıyor muyuz?

Uzun bir on dokuzuncu yüzyıl boyunca dünyanın birçok yerinde verilen hürriyet mücadelelerinin merkezinde vatan kavramı yer almıştır. Osmanlı-Türk kültür hayatında “hürriyet” denince ilk akla gelen,

Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet

Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten

dizelerinin yer aldığı şiirin adı “Vatan Kasidesi”dir. “Vatan şairi” olarak ünlenecek Namık Kemal’in 1873’te İbret gazetesinde yayımladığı “Vatan” yazısı yine bu sözcük ile “hürriyet”i yan yana getirir: “İnsan vatanını sever, çünkü hürriyeti, rahatı, hakkı, menfaati vatan sayesinde kaimdir.” [1]Namık Kemal gibi Yeni Osmanlılar Cemiyeti (kuruluşu 1865) üyelerinin dünyaya gözünü çevirdiği dönemde, vatan ve hürriyet meselelerinin birbirine çok sıkı dokunduğu büyük bir devrim yılı, 1848 yaşanmış ve hadiseler önemli ölçüde Orta ve Batı Avrupa’da cereyan etmekle birlikte Osmanlı dünyasında da derin izler bırakmıştır.

Oysa yirminci yüzyılın sonuna doğru güçlenen bir yorum, ulus-devletleri ve onlara payandalık eden vatan-millet gibi kavramları, özgürlük arayışlarına engel olarak görmeğe meyletmiştir. Yine sembolik bir tarih arayacak olursak, Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Avrupa’daki sosyalist rejimlerin çatırdamakta olduğu 1989 yılını seçebiliriz. Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından esen rüzgârla birlikte, hem küreselleşmenin önünün ardına kadar açıldığı hem Avrupa’ nın çeper addettiği yerlerde ortaya çıkan toprak (“vatan”) savaşlarının arkaik bir dünyaya ait olduğu kanaati yaygınlık kazandı. Küresel bir düzenin özgürlükler dünyasını kurmasının önündeki engel ya tükenmişti (tarihin sonu) ya da gidişatı belliydi (tarihin yönü). Ulus-devletlerin ve ulusçuluğun doğası itibariyle hürriyetçilikle çeliştiği fikrini bir mütearife, sıradan bir doğru, sağduyunun (hatta kendini özgürlükçü addeden bir sağduyunun) sesi olarak gören bir tavır yaygınlaştı.

Konuya akademik dünya açısından bakarsak, yirminci yüzyılın büyük kısmında, dinin toplumları dönüştürücü rolünün tükendiği ve (Batı-mahreçli, Batı-merkezli, ve Batı-eksenli bir) modernleşmenin sekülerleşme ile birlikte kaçınılmaz bir gidişat olduğu fikriyle hareket eden sosyal bilimler yüzyılın sonuna doğru bu anlatıdan vazgeçmek zorunda kaldı. Bu sefer ulus-devlet modelinin ve ulusçuluğun toplumları şekillendirmekteki başat rolünün tükendiği ve küreselleşmenin yarattığı ulusötesi oluşumların tarihin kaçınılmaz yönü olduğu gibi yeni bir büyük anlatıya savruldu. Mark Twain’e atfedilen “öldüğüme dair söylenti bayağı abartılı” sözünü hatırlatırcasına, gerek din gerekse milliyetçilik sosyal bilimlere nanik yapmış gibi görünüyor.
Notlar

[1] M. N. Özön, Namık Kemal ve İbret Gazetesi, İstanbul: Remzi, 1938, s. 264. Devamında: “İnsan vatanını sever, çünkü vatan öyle bir garibin şemşiri veya bir kâtibin kalemiyle çizilen mevhum hatlardan ibaret değil; millet, hürriyet, menfaat, uhuvvet, tasarruf, hâkimiyet, ecdada hürmet, aileye muhabbet, yâd-ı şebabet gibi birçok hissiyat-ı ulviyenin içtima’ından hâsıl olmuş bir fikr-i mukaddestir.” Metne dön.

Kaynak

Bunlar da ilginizi çekebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir